Cihangir tarafında küçük, sakin bir meyhaneye gitmiştim bir seferinde tek başıma. Normalde rakı düşkünü bir insan da değilim, alkolik bir insan da. Ama o gün öyle tek başıma oturup rakı içme hissi gelmişti. Sarhoş olmak da değildi amacım. Zaten 1 duble rakı ve birer dilim kavun ve peynir vardı masamda sadece. En az benim kadar dümdüz bir masaydı. Muhtemelen 45-50 dakika kadar, taş çatlasın üç dört masasının dolu olduğunu tahmin ettiğim meyhaneden kendimi soyutlayarak, susarak ve düşünerek rakımı içtikten sonra hesap istemek için başımı kaldırdığımda onu gördüm. Yüzü bana tamamen yabancı olmasına rağmen tuhaf bir şekilde kendisini tanıdıkmış gibi hissettiren, ismini bilmediğim, sonradan da öğrenemediğim, kısa kıvırcık saçlı bir kadındı. O da yalnız oturuyordu ve masasında sadece rakı kadehi vardı. Ne bir meze, ne bir servis. Hesap istemek için garsona seslenmiştim aslında ama nedenini bilmeden bir duble rakı daha söyledim kendime. Yarım saat önce zihnimi meşgul eden düşüncelerin tamamı artık bu tanıdık ama yabancı kadına yönelikti. Belki hüzünlü göründüğünden, belki o an o ortamda bana en çok benzeyen kişi olduğundan. Aslında her ikisi de. Kafamda bir sohbet kurdum kadınla. Dert anlatasım geldi o an, derdini dinleyesim... En yakın dostlarıma bile anlatmadığım, ruhumun derinlerindeki her şeyi, bir daha hiç görmeyeceğim bu insana anlattığımı hayal ettim. Ketum bir insanımdır, o yüzden bu hayal 2-3 yudum kadar sürdükten sonra 'saçmalama oğlum' dedim kendi kendime. Rakımı yarım bırakarak hesabı ödedim ve çıktım. Yürümeye başladım sonbahar akşamı serininde. Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, saatin farkında olmadan, kendimle konuşa konuşa yürüdüm bir müddet. Sonra 'Sofrada rakı bırakılmaz' diye seslenen birisi rakı kadehini uzattı. Bu benim az önce meyhanede bıraktığım kadehti. Kadehi uzatan da meyhanedeki o kadın. Bir elinde bana uzattığı kadeh, diğer elinde kendi kadehi vardı. Yanımda yürüyor ve rakıyı almamı bekliyordu. Aldım. Neydi bu? Bir rüya mıydı yoksa gerçekçi bir hayal mi? Ne olduğu umurumda da değildi aslında. Konuşmadan, ağır adımlarla, ara sıra rakı kadehinden birer yudum alarak yürüyorduk beraber. Birkaç dakika sonra sessizliği bozan ilk ben oldum. -Adın ne? +Hiç Soruma yanıt alamamıştım ama bozulmamıştım da bunun için. Sanki bu soru hiç sorulmamışçasına yürümeye devam ettik. Birkaç dakika sonra ise sessizliği bozan o oldu bu sefer. -Hayatında hiç mutlu hissettin mi? Zor bir soruydu. Yanıtını ben de bilmiyordum ki. Bu sorunun yanıtını samimi bir şekilde verebilecek birileri var mıydı acaba onu da merak ediyordum. 'Belki de mutluluğu hiç hak etmedik' diye yanıt verdim. Sonra yine sessizlik oldu. Yürümeye devam ettik. Önce Taksim Meydanı, oradan Galata, sonra Karaköy... En az zihnim kadar ayaklarım da yorulunca bir banka oturmak istedim. Oturmak ister misin' dedim. 'Olur' diye karşılık verdi.
  • Favorilere Ekle
  • Kullanıcı Şikayet Et
  • Dio Şikayet Et
  • Embed Kopyala

Günün En Popüler Başlıkları